11 Temmuz 2009 Cumartesi

Ağıt


Ömrümüz geldi geçiyor, sermayemiz an be an tükeniyor ama hâlâ mü'min olmak nedir, müslüman nasıl olur, Allah'a abd ve asker olmak ne demektir, sorularının cevaplarını bitamamiha veremedik. Yaratılış maksadımızı lâyıkı ile çözemedik. Etrafa bakıp kendimizi iyi zannettik. Ağız ucuyla "Günahlarımız pek çok Alah'ım" derken aslında kendi nefsimizi buna inandıramadık. Üç kuruşluk ibadet edip, cenneti hakkımız gördük. Kelime-i tevhidi bile slogan ettik. Ahireti dünyamız için istedik. Tâ ki başımız rahat olsun istedik. Dünya ile aramıza mesafe koyamadık. Bir misafir gibi yaşamayı beceremedik. Ev sahibinin mülküne göz diktik. Duâlarımızı pazarlık konusu ettik. Hayatımızın gerçek mânâsı ne olduğunu bilemedik. İman hakikatlerini dilden kalbe indiremedik. Zâyi ettik ah!..Ömrümüzü zâyi ettik!..

Olamadık Allah'ım!..Fenâ fillah olamadık!

"Ey nefs-i emmare! Sen en güzel arzularında bile ithama müstehaksın. Zira ahiret işlerine iştiyak gösterecek olsan bile, bunu mana-yı harfi ile yapıyorsun, ta ki dünya faniliğiyle senin üzerine çöküp de keyfini kaçırmasın. Bu durumda ahiret arzusu, fena eleminden teselliye yaramış oluyor!.." Mesnevi-i Nuriye, s.373,

Tercüme Ümit Şimşek



05 Temmuz 2009 Pazar

Sivrisinek

(Sivrisinek resmimiz yoktu, yavru kuş verelim..)

Yaz mevsimi, sivrisineklerle bolca karşılaştığımız, epeyce şikayetlendiğimiz, onlardan kurtulmak için çeşitli yollar denediğimiz bir zaman.

Hazreti Musa da onların tacizlerinden şikayet etmişti.

“Yâ Rab, bu muacciz mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?"

Cevap, hepimizi sivrisinekler karşısında ilelebet susturacak mahiyette:

"Sen bir defa sineklere itiraz ettin. Bu sinekler çok defa sual ediyorlar ki: 'Yâ Rab, bu kocalı kafalı beşer Seni yalnız bir lisân ile zikrediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etseydin, binler lisân ile Sana zikredecek bizim gibi mahlûklar olurlardı" 28. Lem’a

Cenab-ı Allah, Bakara suresinin 26. ayetinde “Allah sivrisinekle yahut ondan daha küçüğü ile misal vermekten çekinmez” buyururken, sivrisinek üzerinde tezahür eden ve insan medeniyetine meydan okuyan sanatının mucizelerine dikkatimizi çekiyor.

Yunus Emre’nin, ayetten dersini tam aldığı şu dizelerinden belli.
“Bir sineğin kanadını kırk kağnıya yükledim
Kırkı da çekemedi kaldı öyle”

Ben de tam sivrisineklerle cebelleşirken bunu buldum:
“Ey insan! Pire ve sivrisinek gibi hayvanatın sana verdiği rahatsızlığa insaf nazarı ile baksan görürsün ki, meyvelerin tamamını ve ekser hayvanatı parçalamana karşı bu masum ve nazik hayvanlar kemal-i teslimiyetle tahammül gösteriyorlar. Onun için eza verici bir kısım hayvanatın eliyle gayet hafif bir kısas yapılmasına senin tahammül etmen insaf icabıdır. Zira yaralar kısas edilir.” Mesnevi-i Nuriye, s.341, Tercüme. Ümit Şimşek

Yaaa!..Demek ki halife-i arz olmuş isek de o kadar uzun boylu değil. Haddi aşmamak gerek.

Kısa kısa


(Bahçemizin kayısıları..Yemek mi daha lezzetli seyretmek mi bilemiyorum..)
Çiçek dediğiniz ne yapar? Toprağa salar köklerini mutlu mes'ud alışverişini yapar. Ya da bir saksıda paşa paşa oturur, kanaat ve tevekkulle yaşar gider, ya bir pencere önünde, ya bir balkon kenarında. Ama bir çiçek var ki onun duru, durağı yok. Her gün defalarca Çanakkale boğazını bir o yana, bir buyana geçip duruyor. Pek mobil..Kaptanın çiçegi o. Çiçeğini yanında gezdiren bir kaptan o
.................
Anlaşılan; şehir ışıklari yüzünden yıldızlarla tanışma imkanı bulamamış olan minik Elif, annesine yıldızlari gösterip "Bak!.." diyor. "Bir sürü baloncuk." Sonra peşpeşe sıralıyor. "mavisi var, pembesi var, yeşili var, sarısı var..." Nasil bir göz ile görüyorsa
.......................
Dershanede kalmakta olan ve okuma kampından da yeni gelmis olan iki delikanlıdan biri, okumakta oldugu kitabı kapatırken diğerine gülerek "Abi ya!." diyor. "Hangi kitabi okusam El Fatiha diye bitiresim geliyor." Oysa okudugu kitabin adi: Bati Medeniyetinin Doğu Kökenleri..Diğeri "Evet ya, hiç sorma. Ben paso Besmele ile başlıyorum. Sonra da Sübhaneke la ilmelena.." Gülüşüyorlar. Anneleri bu tabloyu gülümseyerek ve şükrederek izliyor
......................
Yaşlıca fakat tesettürün yanından geçmemiş bir hanim, dünya tatlısı küçük bir çocuğun peşinde koşmakta olan mütesettire hanıma çocuğun adını sorduktan sonra yüreğinden koparak "Adına kurban olurum" diyor.

Çocugun adi: Muhammed Said.

Tesetturlu hanım düşünüyor: "Kimin içinde ne var bilemezsin
"

Ubudiyetin tatili yok



(Ayvalık'tan panaromik bir günbatımı manzarası. Şamilciğimin eline sağlık.)

-Zaten maksat zaman öldürmek değil mi? diyen hanım mali müşavir olduğunu söylüyor.

Mali müşavir!

Kar -zarar hesaplarını en çok yapması beklenen meslek grubundan yani. Zamanla ne alıp veremediğin var hanım? Neden onu öldürmek istiyorsun? Bol mu buldun? Ne yapacağını, nasıl harcayacağını mı bilemedin?

Bu soru, tatil nedir, ne değildir diye düşündürüyor?

Tatil; dünyevi işlerden, günlük rutinlerden uzaklaşmak olabilir. İşe gitmemek, belki bir süre yemek yapmamak, bulaşık yıkamamak, çamaşır asmamak olabilir. Ama her halde zaman öldürmek değil.
Hiçbirşey yapmamak, dinlenmek değil.
Belki, gündelik telaşlar içinde mümkün olmadığı kadar, tefekkür etmeye, temeşaya, daha fazla hissetmeye, zikretmeye, okumaya, ibadete daha ziyade çalışmak demek. Yapılamayanları yapmak demek.

Ubudiyetin tatili yok, zira can bedende oldukça ubudiyete ihtiyacımız tatil etmiyor ki..

31 Mayıs 2009 Pazar

Kokular


Bediüzzaman'ın bahsettiği on sekiz bin alem neyi ifade ediyor, tam bilemiyorum. Ama ben bir alem keşfettim galiba: Kokular alemi. Kediler alemi, çiçekler alemi, toprak alemi, manalar alemi gibi bir alem bu da. Bu alemi göremiyoruz ama bütün mevcudiyetimizle yaşıyoruz. Hele de bugünlerde..Mesela şu hanımeliler. Başdöndüren, sarıp sarmalayan bir ferdi kokular aleminin. Sonra şu fesleğen. O, hanımeli gibi istilacı değil. Kokusuna almak için dokunmak gerekiyor. Elinizi sürüp koklayın. İşte böyle..Kokular aleminin diğer sakinleri taze nane kokusu. Hanımeliden fırsat bulursa sıraya giriyor. Komşunun iğde ağacının keskin kokusu, hanımelinin buralardaki tek ciddi rakibi. Ben oyumu hanımeliye veriyorum. Sonra ıslak toprak kokusu. Henüz biçilmiş çim kokusu. Günün ilerleyen saatlerinde ısınmış ot kokusu. Vee gül kokusu. Çiçeklerin sultanından kokuların sultanı.

Bu alem de bütün kuvvetiyle, Rabb-i Rahimimizin üzerimizdeki nimetlerini söylüyor, kokudan kelimelerle..Ve o kelimeden yaratılan manalarla..

"İşte, şu temsil gibi, ecrâm-ı ulviye ve ecsâm-ı seyyâre içinde küre-i arzın hakàret ve kesâfetiyle beraber bu kadar hadsiz zîruhların, zîşuurların vatanı olması ve en hasis ve en müteaffin cüzleri dahi, birer menba-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynât olması, bizzarûre ve bilbedâhe ve bittarîkı’l-evlâ ve bilhadsi’s-sâdık ve bilyakîni’l-katî delâlet eder, şehâdet eyler, ilân eder ki; şu nihayetsiz fezâ-i âlem ve şu muhteşem semâvât, burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan kelimâttan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara Şeriat-ı Garrâ-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, "melâike ve cân ve ruhâniyâttır" der, tesmiye eder. " 29. Söz. Birinci maksad, birinci esas

Kuşlar


Ey sevgili minik kuşlar

Nedir bu nagamât, neden bu neş’e?
İlla da güneş doğmadan hemen önce
Güneşe mi hoşamedi?
Bir güne daha kavuşabilmenin sevinci?
Varlığa mı teşekkür?
Yoksa gelen günün nimetlerine bir istirham?
Rızık mı istersiniz?
Medet mi, tevfik mi?
Peşin peşin şükür mü?
Sanat-ı İlahiyeye o şayeste övgü mü?
Mâlikü’l-Mülk-ü Zülcelâli ve’l-Cemâli ve’l-İkramın bârgâh-ı merhametine bir latif tesbih mi?
Rububiyet-i İlahiyeyi mi ilan edersiniz?
Nedir, nedir bu neş’e?
Katılabilir miyim size?

Allah’ım! Her nefes alıp vermede, her bakışta, her anda, semavat ve yer ehlinin her göz açıp kapamalarında, sana şu şehadeti takdim ediyoruz. Şehadet ederim ki;

Allah’tan başka ilah yoktur.O tekdir. Ortağı yoktur, mülk onundur. Hamd de Ona mahsusdur. O diriltir ve öldürür. O ölmeyen diridir. Hayır Onun elindedir. Onun her şeye gücü yeter.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Bediüzzaman Nasıl bakardı?


Bediüzzaman Hazretleri, Tahiri Mutlu Ağabey’in kızı Hicret’in vefatı münasebeti ile yazdığı tâziye mektubunda diyor ki,

Kahraman Kahraman Tahirî'nin Nurcu mâsume, merhume mübarek Hicret’i dünyadan cennete hicret etmesi, hakikaten beni mahzun eyledi. Öyle bir Nur şakirdi ve mâsum taifesinin ehemmiyetli bir çalışkanı gitmesi, Nur hesabına da beni müteessir etti. İnşaallah onun yerine çoklar girecek, yerini boş bırakmayacaklar. Nasıl ki şimdiden Uşaklı küçücük Haydar meydana çıktı, hicret eden hemşiremin vazifesini göreceğim diye bizi mesrur eyledi”

Hasan Feyzi Ağabey’in vefatı üzerine ise şöyle diyor:


“Risale-i Nur'un kahramanlarından ve Hafız Ali'nin makamına geçen merhum Hasan Feyzi'nin vefatı, Denizli'ye, Risale-i Nur dairesine ve bu memlekete ve âlem-i İslâma büyük bir zayiattır. Fakat kendisi, pek samimî ve hâlis ve fevkalâde beyanatıyla ve dersleriyle, inşaallah, kendi yerinde çok Hasan Feyzi’lerin yetişmesine bir zemin ihzar etmiş, sonra gitmiş.”

Hafız Ali Ağabey’in ardından böyle yazıyordu:

“Ben merhum Hâfız Ali’yi unutamıyorum. Onun acısı beni çok sarsıyor. Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zâtlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti. Onun fevkalâde hizmetini eğer sizler gibi o sistemde zatlar yapmasaydı Kur’ân’a, İslâmiyete büyük bir zâyiat olurdu. Ben, onun vârisleri olan sizleri tahattur ettikçe, o acı gidiyor, bir inşirah geliyor.”

Bu üç örneğe ve benzerlerine bakınca şunu görüyorum: Bediüzzaman Hazretleri hâdiselere bakarken “ herşeyde rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü görüp herşeyde kemâl-i hikmetini, cemâl-i adaletini müşahede” ettiği gibi, sevdiklerini de Allah için seviyor, Kur’ana ve Risale-i Nura hizmetleri ölçüsünde değer veriyor, her şeyi iman hizmeti nokta-i nazarından değerlendiriyor ve bunu kelimenin tam anlamı ile yapıyor. Herşeye, Allah'a bakan o yüzde doksandokuz faydası ciheti ile yöneliyor. Tamamen Allah’a âit olmak, Ona abd ve asker olmak, Allah için yaşamak böyle bir şey olmalı.

Biz ise insanları ve hadiseleri şahsımıza bakan yönleri ile değerlendiriyoruz. Bir insanı kaybettiğimizde iman hizmeti ne kaybetti diye değil, biz ne kaybettik diye bakıyoruz.

Allah için sevmek, Allah için buğz etmek dediğimiz şey o kadar da kolay değil. Ve bütün bakışına, bütün zihniyetine, bütün hayatına öylece ayar yapmak hiç de basit bir mesele değil..

Zannediyorum Bediüzzaman ve emsalinin halleri, ahiret aleminde gözlerimizi çok kamaştıracak..